Anadolu insanı için tohum, yalnızca bir üretim aracı değil; geleceğin güvencesiydi. Bu nedenle her çiftçi, kendi tohumunu üretmeyi bilir; bir sonraki hasadın kaderinin bu tohumlara bağlı olduğunun bilinciyle hareket ederdi. Sofralarda tüketilen domateslerden geriye kalan çekirdekler bile özenle ayrılır, bereketin sürmesi umuduyla saklanırdı.

Ekim zamanı geldiğinde tohumlar; “Kurda, kuşa, ihtiyaç sahiplerine ver, benim de ömrüm varsa çoluk çocuğuma, hayırlı bol rızıklar ver Allah’ım” ya da “Bin ekiyom deli deli, Allah’ın ver dolu dolu” gibi dualar, salavatlar ve tekbirler eşliğinde toprağa bırakılırdı. Tohumlar konu komşuyla paylaşılır, maddi kazanç amacı güdülmez, para karşılığında satılmazdı. Saklanan tohumlar ise türüne göre cam kavanozlarda ya da hava almayan paketlerde, bir sonraki mevsimde ekilmek üzere serin ve kuru ortamlarda özenle muhafaza edilirdi.
Buğday, arpa gibi tahılların ve zeytin gibi ağaç türlerinin binlerce yıldır doğal bitki örtüsü içinde yer aldığı; tarım ürünlerinin ilk kez yetiştirilerek dünyaya yayıldığı bölge, Türkiye’nin güneydoğusunda Gaziantep, Şanlıurfa ve Diyarbakır üçgenini kapsayan Bereketli Hilal, yani Mezopotamya’dır. Ülkemiz, buğday gibi temel besinlerin yanı sıra pek çok türün birincil ve ikincil gen havuzunda yer alan onlarca yabani akrabasına ev sahipliği yapması bakımından önemli bir gen merkezidir.

Kadim gen merkezleri arasında kabul edilen Akdeniz ve Bereketli Hilal bölgelerinin kesişim noktasında yer alan Anadolu toprakları, yüksek genetik çeşitliliği ve zengin bitki gen kaynaklarıyla dünya çapında büyük önem taşımaktadır. Türkiye, yaklaşık 12 bin doğal bitki türüyle dünyanın önemli biyoçeşitlilik merkezlerinden biridir; bu türlerin yaklaşık üçte biri Anadolu’ya özgüdür. Bu yönüyle medeniyetler beşiği Anadolu, tohumlu bitki çeşitliliği ve endemik türler bakımından adeta bir kıta niteliği taşımaktadır.
Ancak son 50 yılda, gelişmiş ülkelerde başta tahıl ve sebzeler olmak üzere hemen her tarım ürününün yetiştirilme ve halka sunulma biçimi önemli ölçüde değişmiştir. Ekilen çeşitler, gübreleme, ilaçlama ve sulama teknikleri, üretimin yapıldığı alanlar ve dağıtım yöntemleri, kadim tarım anlayışından büyük ölçüde uzaklaşmıştır.
Dünya genelinde binlerce yıldır geleneksel yöntemlerle tarım yapılan verimli topraklarda, atalık çeşitlerin yerini hibrit tohumlar; doğal gübrelerin yerini kimyasal ve mineral gübreler almıştır. Biyolojik mücadele yöntemleri ise büyük ölçüde tarım ilaçlarının gölgesinde kalmıştır. Gıdanın temin edildiği yerel pazarlar yerini denizaşırı tedarik zincirlerine bırakırken, tüketicinin doğrudan muhatabı olan çiftçilerin yerini de küresel şirketler almaya başlamıştır.
Bütün bu değişimlerin, gıdaların besin değeri ve insan sağlığı üzerindeki olası etkileri ise uzun yıllardır merak ve tartışma konusu olmaya devam etmektedir.