“Her insanın amel ve hayat defterini boynuna astık.
Onu sevapla ya da günahla, ne ile doldurursa doldursun. Kıyamet günü herkese,
önünde açılmış olarak bulacağı bir kitap hâlinde çıkarırız.”
(İsrâ, 13)
Âyet-i kerîmede geçen tâir kelimesi; kuş, nasip, kader ve kısmet, şans, talih ve uğur gibi anlamlara gelir. Kişinin tâirinin boynuna asılması, takılması, dolanması ya da bağlanması; özde aynı manaya işaret eden, farklı şekillerde açıklanmış ve yorumlanmıştır.
Kur’ân’ın ilk muhatapları olan câhiliye toplumu, yaptıkları bir işin kendileri için hayırlı olup olmadığını anlamak için kuşların hâline bakardı. Gözlerine kestirdikleri kuş kendi kendine mi uçuyor, yoksa uçması için onu zorlamak mı gerekiyor? Uçtuğunda sola mı yöneliyor, sağa mı gidiyor, yoksa yukarı doğru mu yükseliyordu? Ya da hayra ve şerre, mutluluk ve mutsuzluğa, uğura ve uğursuzluğa delil kabul edilen birtakım hareketler mi yapıyordu? Bütün bunları gözlemler, değerlendirir ve buna göre karar vermeye çalışırlardı.
Bu âyet, insanın yapıp ettiklerinin hayır mı yoksa şer mi olduğunu anlamak için artık başka kuşlara bakmasına gerek olmadığını bildirir. Çünkü herkesin kuşu kendi boynuna asılmıştır. Bu kuş, insanın çalışıp çabalamasından ve yaptıklarından başka bir şey değildir. Bu kuş, insanın amelidir. Bu kuş, insanın iyi ya da kötü amelleriyle şekillenen hayatının ta kendisidir.
Her insanın hayırdan da şerden de bir nasibi vardır. Hayat, çoğu zaman insanların kendi amellerinin sonucu olan güzel ve mutluluk verici olaylarla, kötü ve üzücü hâdiselerin bir toplamı değil midir?
İnsanın başına gelen her olayda çeşitli hikmetler vardır. Kimi zaman acı, kimi zaman tatlı olan bu olaylar insanın nasibidir. Bir kuş gibi uçar, insan nerede olursa olsun onu bulur. Bulur; ancak bu yaşananların sorumluluğu da insana aittir. Çünkü her hikmet ve her ibret, yapması gerektiği hâlde yapmadığı ya da uzak durması gerekirken terk etmediği bir niyetin, bir fiilin, bir arkadaşlığın veya bir ortamın sonucuyla onu yüzleştirir.
Amellerinden doğan sonuçların sorumluluğu insanın boynuna dolanmıştır. Bu sorumluluğu üstlenmek ve sonuçlarına katlanmak da onun boynunun borcudur; olması gereken de budur. Bu düzeni takdir eden, insanı bu nasiple dünyaya gönderen, dünya hayatını böyle var eden ve insanı tercihlerinden sorumlu tutan Rabbü’l-âlemîn Allah’tır. Boynuna asılı olan şey, insanı ya süsler ya da sıkar ve boğar. Hayat defterine yazılan iyi ve hayırlı ameller, onun için bir ziynet, bir madalya yahut bir gerdanlık olurken; günahları ve ihmalleri ise bir yular hâline gelir.
Amel defteri, dünya hayatı sona erdiğinde artık dolmuştur. Sadaka-i câriye dışında, kişinin hesabına yazılacak yeni bir şey kalmaz. Kıyamet günü, dünyada yazılmış olan bu kitap, açılmış ve ortaya konmuş bir şekilde insanın karşısına çıkar. Kitap açıktır ve ortadadır. Bütün hayat, satır satır onun içindedir. Artık inkâr etmek, bilmezlikten gelmek, mazeret ileri sürmek ya da kitabı kapatmak mümkün değildir.
Bu denli soyut bir hakikat, Kur’ân-ı Kerîm’de ne kadar çarpıcı ve somut bir tablo hâline getirilmiştir. Onu okuyan, anlamaya çalışan, idrak eden, akleden ve hayatına taşıyanlar için…